Home » Makaleler » Abdurrahman Dilipak ile Gençlik, Mısır ve Arap Baharı Üzerine

Abdurrahman Dilipak ile Gençlik, Mısır ve Arap Baharı Üzerine

Kardeşler; işte Abdurrahman Dilipak ağabeyimizin dilinden kendi geçmişinin kısa bir özeti:

Aslına bakarsanız çok uzun bir hikâye.

1949 yılında o zaman Adana’ya bağlı Haruniye/Düziçi’nde doğmuşum.  5 yaşında ilkokula gittim. 10 yaşında ilkokulu bitirdiğimde nüfus cüzdanım olmadığı anlaşıldı. :) O zamana kadar nüfus cüzdansız okudum. Daha sonra İmam Hatip Lisesine gittim. 7 yıllık İmam Hatip Lisesini 9 yılda ancak bitirebildim. O zamanlar üniversiteye girebilmek için liseyi de dışarıdan bitirmek, farklı dersleri de vermek gerekiyordu. İlk denememde oraya girerek Haziran’da mezun oldum. Eylül’de bütün lise farklarını verdim. Güzel sanatlar akademisine gitmek istedim. Resim dersleri aldım. Daha sonra Arapça ve Farsça bölümlerine kaydoldum. 2 sene sonra da ayrılarak Halkla İlişkiler Yüksek Okuluna gittim ve mezun oldum. Milli Nizam Partisi kurulduğunda Afyon’da gençlik teşkilatını örgütlemiştim. Orada yayınladığım bir bildiriden dolayı Milli Nizam davasından mahkûm oldum. Yurt dışına kaçmak için İstanbul’a geldim. 74 affıyla kurtuldum ama 72’de buraya geldim ve Yeni Yargıtay kararını beklerken hem Milli gazetenin çıkarılmasına hem burada yayıncılığa başladım.  Daha sonra Fetih Yayınevi’ni kurdum. Yeni Devir Gazetesini çıkardım. Yaklaşık 43 yıldır da gazetecilik yapıyorum.

Öncelikle Röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için Allah razı olsun. Sizin tecrübelerinizden istifade etmek biz gençler için çok önemli. Hemen sohbetimize başlayalım. Hala sıcaklığını koruyan gezi olaylarıyla alakalı olarak birçok yerde konuştunuz ama biz sizden geziyle alakalı düşüncelerinizi ve daha da önemlisi Müslüman bir gencin geziden nasıl bir ders çıkartması gerektiğini öğrenmek istiyoruz?

İnternet keşfolunca her şey alt üst oldu. İnternet bizim düşünce dünyamızı, ruh dünyamızı ve biyolojik varlığımızı alt üst ediyor. Artık insan hayvan arası, hayvan bitki arası ya da bitki-hayvan-insan karışımı formlar üretmek mümkün. Mesela şu anda tükettiğimiz pirinçlerin önemli bir kısmında kadın geni var. Yani doğrudan insanı bitkiye aşılayabiliyorlar ya da bitkiden insan geçiş formları üretebiliyorlar. Örümcekle koyun arasında ara genler üretebiliyorlar. Geçmişte yaşayan bir canlının genetik yapısı modellenebiliyor. Gelecekte koyun gibi büyüyen yani altı ayda ergenliğe ulaşan, tavşan gibi üreyen, senede 3-4 defa yavrulayan, radyasyona dayanıklı, 4 tane kolu olan geri zekâlı biyonik canlılar üretilebilir. Fabrikalarda işçi olarak çalıştırılabilir ve işi bittiğinde atılabilir. Çünkü insan mı hayvan mı belli değil; işte böyle yeni bir dünya kuruluyor. Tabi genon sorunu; dini, ahlâki, hukuki bir sürü düzenlemeler içeriyor ve nihai tüketici dediğimiz sokaktaki insana hemen ulaşmıyor. Bizim yediğimiz şekerlerde, pirinçlerde, soyada; at geniyle oynanmış bir sürü meyveler sebzeler söz konusu ama biz oraya üretici olarak katılamıyoruz çünkü onlar soframıza konuluyor ya da paketlenip alıyoruz, tüketiyoruz. Fakat internette doğrudan siz sürece müdahale ediyorsunuz. Bu da artık her şeyin, din algısının da, değişeceğini anlamına geliyor. Yani dünyanın her hangi bir yerinden küçücük bir toplum kendi dini yorumlarını çok büyük bir performans sergileyerek dünyaya yayabilecekler ve dünyanın çok uzak yerlerinde yaşayan birbirinden habersiz küçük topluluklar da birlikte hareket ederek etkin bir güç haline gelebilecekler. Örneğin Türkiye’deki şafiler denizden çıkan her şeyi yerler ama Etiyopya’daki şafiler hem denizde hem karada yaşayanları yiyorlar. Yani deniz yılanını da yiyor timsahı da yiyorlar ama Türkiye’dekiler yemezler.  Dolayısıyla Türkiye’deki şafiler; içtihatların ve mezheplerin farklı coğrafyalarda farklı dönemlerde olayları nasıl yorumladığına bakacak ve bu da din algılarını radikal şekilde sarsacak ve oradakiler de bir takım hocaların, kim olduklarını bilmeseler de, verdikleri mesajlar kendi politik düşünceleri ya da çıkarları açısından elverişli düşüncelerse bunu çoğaltabilecekler. Peki, bunu nasıl çözeceksiniz? Bunun bir sınırı yok; çözeceğinizi de bilemiyorsunuz. Yani sanal toplumda bir yalan ışık hızıyla yayılabiliyor ama siz olayın farkına varana kadar geri dönüşü mümkün olmayan tahribatlar gerçekleşebiliyor onun için çok dikkat etmek gerekiyor. Bu sürecin bana kalırsa en önemli şeylerinden bir tanesi atomizasyon. Artık herkes tek başına kalıyor. Aynı evde otururken biri televizyon izliyor diğeri telefonla uğraşıyor birisi bilgisayarla oynuyor bir diğeri tabletiyle ilgileniyor biri dizüstü bilgisayarını açmış aynı evde alt kattan üst kata birbirlerine mesaj gönderiyor. Dolayısıyla böyle bir yalnızlaşma süreci başladı. İkincisi; biri size oradan bir bilgi veriyor, bir başkası yok bu böyle değil diyor. Örneğin bir trafik kazası olmuş bir tanesi diyor ki ölmüş, ötekisi diyor ki baygın. Peki, neye inanacaksın? Bunu dini, siyasi bir olay hakkında da söyleyebilirsiniz. Gezi olaylarında da gördünüz demek ki gençliğin önünde atomizasyon büyük bir problem. Bir başka problem ise agnostisizm yani neye inanacağını bilememek. Öncelikle insanlar agnostik olacak ve bu da beraberinde şüpheciliği getirecek. Herkese bakarken acaba doğrumu yapıyorum diye düşünecekler. Atomizasyon’dan bir sonraki aşamada insanlar neye inanacağını bilemeyince, bu defa belli bilgi kaynaklarına yönelecekler modern tarikatlar gibi bilgi guruları ortaya çıkacak orası söylüyorsa doğrudur diyecekler bu durumda da oradakiler sizin zihniyetinizi yönetecekler. Hâlbuki siz onun ne kadar doğru bir karar verdiğinin bilmiyorsunuz. O zaman sanal topluluklar, sanal cemaatler oluşacak ve bunlar birbirini tetikleyecek. Aslında bu süreç önemli bir imkân ama çok büyük tehlikeleri de içeriyor. Sadece kullanıcı olarak sürece katılıyorsanız siz mayınlı tarlada top oynuyorsunuz, balta girmemiş ormanda seyahat ediyorsunuz demektir yani her an bir yerden birileri karşınıza çıkabilir. Burada yazdığınız her şey izleniyor yani gizli bir şey yok ve kalıcı bir şekilde fişleniyorsunuz. Mesela benim hakkımda internete girin Dilipak yazın işte şu şu şu diyin tüm bilgiler geliyor. Aslında bu bilgileri kimse fişlemedi ama bir sürü bilgi var ve siz o bilgiyi çektiğiniz zaman birçok kaynaktan size rafine bilgi geliyor; demek ki sistem fişliyor yani sanal dünya sizi fişliyor ama fişlendiğinizi de bilmiyorsunuz. Siz takip edene kadar o fiş ortaya çıkmıyor. Bıraktığınız zaman da gidiyor. İşte gezi olayları da bunun çarpıcı örneklerinden birisidir. Daha doğrusu Kuzey Afrika’daki gelişmelerde sosyal medyanın etkisi çok açıktı burada da kitlelerin etkisi bariz bir şekilde göze çarpıyor. Yani siz oturup arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Bugün şu lokantaya gittim, öbür gün şu sinemaya gittim diyerek internette film hakkındaki kanaatinizi söylüyorsunuz. Şu yemek hakkında “yok canım orda domuz da var, domuz eti kullanıyorlarmış” diyorsunuz. Sizin Müslüman olduğunuz anlaşılıyor. Hâlbuki çok basit bir şey söylüyorsunuz; falan marka ayakkabı aldım diyorsunuz sen boykota katılmıyor musun diyor. İşte sen anti-Siyonistsin. Kullandığınız kelimelerden, eğer ben iyi bir analizciysem sizin kim olduğunuzu bilirim her şeyinizle tanımlarım. Üstelik ben size ne söylersem nasıl hareket edeceğinizi de bilebilirim bunu test ederek de görebilirim. Size sahte adresten beklentinize uygun bir haber veririm siz o haberi hemen çoğaltırsınız ya da ona tepki verirsiniz. Böylece ben, bu şekilde bir eylem yapacak olsam Türkiye’nin neresinden ne kadar adam toplayabileceğimin hesabını yapabilirim. Mesela size bir örnek veriyim, buna asimetrik sorgulama deniyor. Kırmızı otomobil seven kadınlar genelde üniversite mezunu. Bu kadınlar çok kaza yapıyor, alkol ve sigara kullanıyor, evliliklerini götüremiyor, boşanıyor ve CHP’ye oy veriyorlar. Ne alakası var peki? Bu demektir ki kırmızı otomobil satın alan kadın sayısındaki artış geziye çıkacak insan sayısındaki artış grafiğini etkiler. 100 binde bir de olsa bu oranı etkileyebilir şimdi nasıl bir dünyada yaşıyoruz anlatabiliyor muyum?

Gerçekten de günümüz olaylarına bu minvalde bakmakta yarar var gibi gözüküyor. Atılan her bir adımın ne kadar da planlanarak atıldığı ortada. Bu minvalde bir soru daha sormak istiyorum. Size göre Müslüman gençlerin siyasetle olan ilişkisi nasıl? Olması gerekene göre çok mu uzak, çok mu yakın, yoksa isabetsiz mi?

Totalde hiçbir şey çıkmaz yani bütün renkleri karıştırsan siyah tablo çıkar. Yani siyasetle uğraşan var, hiç uğraşmayanlar var entelektüel çabaları olan var, ticari gaye ile yurt dışından koşanlar var, şöhret peşinde koşanlar var, karı kız peşinde koşanlar var, hepsi var yani olmayanı yok. Peki, bunların olması gereken oranı ne? Bunu sosyolojik olarak yüzde 20’lik bir dilimle beş parçaya bölecek halimiz yok. Yani bir meydana 5 bin kişiyi toplarsınız bunların hepsi işsiz, cahil aç adamlarsa bunlarla bir yere gidemezsin. Neredeyse dünyanın gelirinin yarısı Amerika’daki 500 ailenin cebine giriyor. 500 tane adam toplanır dünyayı değiştirebilirsiniz. Ancak 5 bin adamla bir yere gidemezsin. Yani bu işin sayısal açıdan da bir önemi yok. Gençlerimizin içinde kaç tane hikâye, roman, mizah, tiyatro, film yazarı var? Bunların bir kısmı siyasetle de ilgilenmeli. Ama siyasetle ilgilenen kardeşlerimizin gerçekten siyasetin tarihini, kavramlarını, kurumlarını bilmesi gerekir. Siyasetle ilgilenen bizim 5 bin tane çocuğumuz var. Hiçbir işe yaramaz bunlar. Anlatabiliyor muyum?  Aslında 500 tane gence ihtiyacımız var ama 700 tane arkadaş siyaset alanıyla ilgileniyor. Tamam güzel. Bunların bir kısmını uluslararası siyasete vs. yönlendirmeye çalışalım dilerseniz. Elimizdeki imkânlarla çocuklarınızın hepsi de tiyatrocu olmak istiyorsa tamam; onu yapabiliyorlarsa onunla mutlu olabiliyorlarsa, onunla hakkı ifade ediyorlarsa herkesin hafız olmasına gerek yok. Ama herkes dinini bilsin. Kur-an’a şahitlik etsin. Allah kimseye vermediği şeyin hesabını sormayacak. O’na öyle bir kabiliyet vermiş, herkesin tüccar olması gerekmiyor.  Bir kısmının sanayici olması gerekiyor. Yani o güzel şiir yazıyordur şair tamam. O güzel beste yapıyordur tamam. Her şiir yazan beste yapabilir mi? Necip Fazıl besteden anlar mı? O beste yapıyor peki besteyi de yaptınız beste yapan herkes enstrümanların hepsini çalabilir mi? Çalamaz. Birisi gitar çalacak bir başkası kanun çalacak diğeri ud, ney çalacak. Çalacağı da buldunuz da kim söyleyecek? Seslendirilmesi lazım. Peki, tüm bu kişiler bir araya gelebiliyor mu? Günümüzde gençlerin çoğu genel anlamda iyi bir kartvizit istiyor, ne iş yaptığı hiç önemli değil. Orda müdür yazsın, şef yazsın, daire başkanı yazsın, kartı yakışıklı olsun yeter. Böylece iyi bir para kazansın, maaşı iyi olsun ve zevk alacağı bir şey yapsın. Hem çalışırken zevk alsın hem de kazandığı parayla adrenalini yükseltsin. Örneğin rafting, kick boks yapsın; mavi yolculuğa çıksın, yamaç paraşütüyle atlasın vs. Genel yapı sayısal bilgilerde de okuyan, ilahiyatta da okuyan gençlerimizin konuşurken batının kavramlarıyla formatlanmış bir zihniyete sahip olması.

Yani formatlanan direk o kavramlarla formatlandığı için mi böyle?

Televizyonlarda, gazetelerde, politikayla formatlanıyor. Yani imam böyle söylüyor cemaat de onu tekrarlıyor. En dindar dediğimiz bir kişi bile bir bakıyorsunuz derinlik olarak çok zayıf ve moda kavramlar, akımlar, fikirler etrafında savruluyor.

Formatlanmış akıllarla düşünerek yorum yapmakta çok sağlıklı olmasa gerek pek tabi ki. Sözü Arap baharına getirmek istiyorum. Aslında bu kavramı bile Arap Spring adıyla batılılar koydu. Sonrasında ise bizim dilimize pelesenk oldu? Nedir bu Arap Baharı dediğimiz olay? Biz ümmet için ne kadar önemli?

Arap baharı büyük bir vicdan hareketi olarak başladı. Yani vicdan İslam’ın dışında değil, ama vicdan İslam’ın her şeyi de değil. Orada bir mazlum halkın çığlığı vardı ve bu, Cuma gününe kadar ki ilk şehit ve ilk Cuma günü ile dini bir kimlik kazandı. ARAP BAHARI denen hareketin İslamileşmesi Cuma günü camiden çıkan halkın bu vicdanı sahiplenmesiyle tamamen dini bir karakter kazandı.

 Yani aslında Arap Baharı vardı ve bu Cuma günü İslamileşti diyorsunuz…

İlk şehit ve ilk Cuma… Yani hayatını kaybeden kişiyi camiye getirdiler. Camide bu cenaze namazı kılındıktan sonra halk meydana gitti. Fakat orada liberaller de vardı. Neyin ne olduğuna bir türlü karar veremediler. Cumaya kadar beklendi. Sonuçta herkes camiye geldi. Camide ki cemaat de gidip, hem kitlesel, hem fikri, hem de fiili olarak meydana hâkim oldu. Yani oraya hem ekmek, su, çadır hem de doktor ve ilaç götürdü. Bugün Arap baharı derinleşiyor ve tekrardan tamamen İslami bir kimliğe oturuyor. Buna saflaşıyor da diyebiliriz, bu bir saflaşma hareketi… Bunun arkasında Amerika var deniyor. Amerika’nın ajanları her yer de, her zaman var. Peygamber Efendimizin mescidinin içinde müşriklerin adamları yok muydu? Münafıklar yok muydu? Benim içimde şeytan yok mu? Senin içinde şeytan yok mu? Nefsimizde taht kurmuş oturuyor. Arap baharı denilen hareketi tamamen Amerika ve İsrail’in tezgâhı olarak gördüğümüzü varsayalım; öyle olmuş olsa bile bizim o kardeşlerimizi tuzaktan kurtarmak için çaba göstermemiz gerekmeyecek mi? Evinize hırsız girdi diye evinizden mi kaçarsınız? Böyle bir mantık olamaz. Birileri oradaki halk hareketini, vicdan hareketini, Müslümanların bu çabasını sabote etmek için güya dindarlık kisvesi altında her şeyi Amerika ve İsrail’den biliyor. Onları gözünde o kadar büyütüyor ki arkasındaki şeytanı kaybediyor. Ne yazık ki böyle bir anlayış geliştirilmiş durumda. Kur’an’da Allah “De ki: Hak geldi batıl zail oldu” der. Yani “Hak geldi batıl zail oldu” diye bir ayet yok. Allah öyle demiyor, benim öyle dememi istiyor; ama biz ne diyoruz batıl geldi hak zail oldu. Yani bu ayetin tam tersi. Masonlar, Komünistler, Yahudiler geldiler biz bu hale düştük diyoruz. Kur’an-ı Kerim’in manasını böyle şekillendirecek olursak aydınlık geldiğinde karanlık yok olur diyor. Işık geldiğinde karanlık yok olur. Karanlık aydınlığın yokluğudur. Müslümanların; benim kafam bilginin, kalbim imanın ruhunu yayarsa yeryüzü aydınlanır demesi gerekir. Ancak ne yazık ki Müslümanlar Amerika geldi her taraf mahvoldu diyor. Hayır, biz kadiri mutlak ve bir olan Allah’a sahibiz. Amerika’nın İsrail’in dolarları locaları var kim daha güçlü? Biz daha güçlüyüz. Peki, Allah’ın yardımı bize neden ulaşmıyor? Ya imtihandır, Allah Hz. Ali’ye de iktidar vermedi, ya da biz layık değilizdir, yani dualarımız Allah’a ulaşmıyordur. Niye? Çünkü Allah, cahil ve zalim bir topluluğa hidayet nasip etmez. O zaman ne yapmamız gerekiyor? Biz kendimizi değiştirmediğimiz sürece Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir. Biz illaki başımızdaki diktatörün değişmesini istiyoruz. Hayır, önce bizim değişmemiz gerekiyor. Yani Kur’an’ın metodunun dışında bir tasavvurumuz var ve bunu da dindarlık olarak adlandırıp eyleme dökmeye devam ediyoruz. Sonuç olarak da şeytan, bizi Kur’an’la aldatıyor. Kur’an’ı değiştiremiyor ama zihnimizde Kur’an’ın anlamını ve bize yüklediği sorumluluğu değiştiriyor.

Allah razı olsun bu konudaki farklı yorumlarınız vesilesiyle bizleri düşünmeye sevk ettiğiniz için. Peki, Mısır ve İhvan’ın duruşu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Allah onlardan razı olsun.  Benim beklemediğim kadar çok akıllı dürüst ve cesurca.

Şu ana kadar hiç ellerini silaha sürmemeleri?

Sürüp sürmeme onların kararıdır. Bu bir tercihtir ve doğru bir tercih üzereler. Çünkü kendilerinin üzerine sürülen çocuklar, baltacılar belki tamamen onların fikir ilkesidir ama diğerleri, sonuçta mısır halkının çocukları. Hiç silahlı muhalefet olmuyor da değil. İhvan’ın kontrolü dışındaki aşiretlerde silahlı direniş var. Özellikle Sina’da Said’de direnişler var. Yani böyle bir takım direniş hareketleri var ama İhvan’ın genel disiplini, mazlumiyyet ve sivilliğini koruyor. Rabia’daki kalabalık parti üyesi değil İhvan’ın sivil kanadı. İhvan o kitleye dayanıyor. Yani onların İhvan’a oy vermiş olmaları ihvan’ın parti hiyerarşisi içinde yer aldıkları anlamına gelmiyor. İhvan’ın bir sivil kanadı var bir de siyasi kanadı var.

Bu durumun Türkiye’ye yansımaları nasıl?

Türkiye bu süreçte İslam ümmetinin gözünde iki sebeple bir numaraya yükseldi. Birincisi; Suriye-Mısır olayı yok, asıl Kudüs ve israil‘in varlığı ve güvenliği var. Benim dedem doğduğunda biz Mısır’da tek devlettik. Hatay’ın İstanbul’a olan uzaklığı Kahire’ye olan uzaklığından daha fazladır. Kudüs’ ün Nil ile Fırat’ı “Arz-ı Mev’ud”dur.  Yani Kudüs’ ün mikat alanı içindedir. Dolayısıyla biz hala Mısır’la sınırdaşız. İsrail bayrağındaki Nil ile Fırat onu işaret ediyor. Kimse bunu bilmiyor Urfa mikattır. Yani oradaki ibadetlerde, günahlarda iki katı mükâfata ve cezaya sahiptir. Orada toprağa tüküremezsin. Mukaddestir. Arz-ı Mev’ud’dur.  Böyle bir anlamı var oranın. Mısır bize çok uzak bir yer değil. Türkiye, Suriye ve Mısır bir hat oluşturması halinde İsrail; güvenlik endişesi taşıyor zaten sıkıntı da oradan kaynaklanıyor. Eğer biz Mısır’la müttefik olursak Arap yarımadası ve Afrika bu merkezin tayin edeceği ekonomik, siyasi ve kültürel bir etki alanına girer. Mısır içinde Türkiye, bir tramplen tahtası görevi görüyor. Bu şekilde de Kafkaslara ve Balkanlara yayılma durumunda inanılmaz bir güç oluşur. Türkiye “Mavi Marmara” ve “One Minute” olaylarıyla İsrail’e karşı tavrını net bir şekilde ortaya koydu ve İslam ülkelerinin gözünde Kudüs’ün muhafızlığı unvanını iktidar ve halk olarak almış olduk. Yani şu anda bütün İslam ümmetinin gözü Türkiye’de. Zaten Osmanlı’nın eski hilafet misyonundan yola çıkıldığında Türkiye’ye karşı bir teveccüh vardı; ama laikçi ve Kemalist kadrolar yüzünden bu konuda bir tereddüt de vardı. Bugün dünyada Müslümanlar arasında hem iktidar hem de halk olarak Mısır’ın yanında duran ve bunu ülke genelinde sürekli olarak ifade eden tek ülkeyiz. Bu da Mısır’daki Suriye’deki hadiseler ile birlikte Türkiye’yi, İslam ümmetinin gözünde olağan üstü yüceltti. Yani Türkiye’deki 80 milyon insan mısır için dua ediyorsa dünyadaki 1,5 milyar Müslüman da Türkiye için dua ediyor bu mükemmel bir şey. Biz böyle ilgiyi teveccühü hak ediyor muyuz bilmiyorum ama böyle bir hava var ve Türkiye hızla ekonomisini düzeltti, kalkınmasını sürdüren dünyadaki nadir ülkelerden biri ve Müslümanlarda bu süreçte vahdet konusunda, ümmetin birliği konusunda çaba içindeler.

Elhamdulillah. Demek ki hala vahdet konusunda ümitvar olabiliriz ki zaten bir Müslüman’a da yeise düşmek yakışmaz. Gelelim Mısır direnişinin kardeş meydanı olan Saraçhane’ye. Oraya siz de geldiniz. Saraçhane’yle ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Doğru yönde ileri doğru atılmış bir adımdı. Örneklik teşkil etti. Şu anda yirmi kadar ilimizde benzer Rabia nöbetleri tutuldu. Konya’da, Adana’da, Kayseri’de, Diyarbakır’da… Güzel bir örneklik oldu.

İnşallah Ümmetin kanayan yarası olan vahdet için güzel bir adım olarak meyvesini verecektir. Son olarak eklemek istediğiniz gündemle alakalı bizlere olan tavsiyeleriniz varsa buyurun lütfen?

Biz ahir zaman peygamberinin ümmetiyiz. Yeni bir dünya kuruluyor. 1. ve 2. Dünya savaşı yıllarında 10’dan fazla bu bölgeyle ilgili konferans düzenlendi, anlaşmalar yapıldı. İşte Lozan’da var, Sevr’de var. Bu bölgedeki devletlerin sınırları o zamanki savaşın galipleri tarafından çizildi.  Rejimleri de onlar tarafından tayin edildi. Türkiye niye bir Laik Cumhuriyet ise Suudi Arabistan da onun için bir krallıktır. Suriye onun için tek parti diktatörlüğüdür. Bu ülkelerdeki iktidarlarda egemenler tarafından tayin edildiler. Bunlar Arap halkının meşhur temsilcileri değil. Bu iktidarlar, birinci ve ikinci dünya savaşı yıllarında batılılarla işbirliği yapan Arap aşiretlerinin çocuklarına hediye edildi ya da Türkiye’deki mütegallibeye. Sabetay mı dersiniz başka bir şey mi dersiniz onlara emanet edildi. Yüzyıl sonra bu sistem çöküyor. Batılılar Türkiye’yi de yanlarına alarak büyük orta doğu projesi kapsamında bu bölgelerin sınırlarını yeniden çizmek, iktidar ve rejimlerini yeniden tayin etmek istiyorlar. Türkiye bu oyunu bozdu. Önce BOP’un eş başkanlığıyla Türkiye, Amerika’nın bölgedeki kendi adına emri vaki politikalarını engelledi. Daha sonra sürece başka aktörleri de katmak suretiyle BOP başarısız oldu. Batılılar bu işlerin böyle gelişeceğini biliyorlardı. Bu süreci yönetmek istiyorlardı. Tek başına yönetemeyecekleri için Türkiye’ye ihtiyaç duyuyorlardı. Türkiye o günkü şartlarda ki bu çekiç güç de bir hikâyeydi, batıya hayır diyecek güce sahip değildi. Çünkü onlardan borç para almanın peşindeyken bu işleri yapamazdı. Bugün Türkiye’nin batıya ihtiyacı yok batının Türkiye’ye ihtiyacı var. Biz batısız da yolumuza devam ederiz ama batı Türkiyesiz yoluna zor devam eder. Türkiye’de henüz taşlar hala yerine oturmuş değil, derin devlet hala varlığını devam ettiriyor. Mesele sadece balyozdan, Ergenekon’dan ibaret değil. Hala güç sahibi olarak birçok dini grupların içinde de örgütlüler, hala piyasada etkinler ama gelişmeler doğru yönde ilerliyor. Gezi aslında Türkiye’yi Mısır’a Suriye’ye benzetme olayıydı. 500 kişinin ölümü, 1500 kişinin yaralanması durumunda tedavisi için otel deposuna sağlık malzemesi stoklamışlardı ama erken doğum düşük yaptı ve devam ettiremediler. Şimdi tekrar yerel seçimlere kadar bu gerilimi devam ettirmeyi düşünüyorlar ki bu uluslararası bir komplodur. İsrail’in ve batı istihbaratının da işin içinde olduğu belli. Okulların açılmasıyla birlikte tekrar toparlanıp özellikle üniversitelerde olaylar çıkarmak istiyorlar buna karşı dikkatli olmak lazım.

Hocam Allah razı olsun bu güzel hasbihal için.

Allah sizden de razı olsun.