Home » Makaleler » İlk Öncüler Olarak Anne-Baba

İlk Öncüler Olarak Anne-Baba

Gençler! Hayatınızda size yön veren, sizi etkileyen, sözü sizce kıymetli olan, peşinden gittiğiniz, örnek aldığınız bir öncü şahsiyet var mı?

Bu soru karşısında gençlerimizin birçoğunun aklına birçok liderin, sanatçının, sporcunun, iş adamının, öğretmenin, fikir adamının, yazarın, çizerin, popüler kişilerin geldiğine şahit olmaktayız. Buna mukabil, pek azımızın aklına anne-babamız gelmekte, pek azımız anne-babamızı örnek almaktayız. Belki de bulundukları yaş ve gelişim dönemi itibariyle anne-babaya isyan ederek ve karşı gelerek kendi kişiliklerini ortaya koymaya çalışan gençler, anne-babayı yanlarına değil karşılarına alırlar. Belki de yanı başlarında her gün beraber oldukları anne-babalarının diğerleri gibi uzakta ve ulaşılamaz olmamaları onların efsununu bozmaktadır. Belki de gençler için örnek alınacak insanlar bu kadar sıradan olmamalı, bizim gibi yaşamamalıdır, aksi halde zihnimizde onları bu kadar büyütemeyiz, onlara olağanüstü özellikler yükleyemeyiz.

Görünürde anne-baba bir öncü olarak aklımıza son sıralarda gelmesine rağmen, gerçekte böyle midir? El cevap: hayır. Neden hayır? Gelin beraber bakalım.

Aslında anne ve baba, insanın hayattaki ilk öncüsü, belki de insanı hayatı boyunca etkileyecek olan içsel gizli yönlendiricisidir. Bebek dünyaya geldiğinde, yürüyemez, konuşamaz, kendi başına hareket edemez, bir başkasının sevgisine, ilgisine ve bakımına muhtaçtır. Boş bir defter olarak dünyaya gelen insan, son nefesine kadar bu defteri doldurmakla meşgul olacaktır. Bu defterin ilk ve en önemli yazarı annedir.  Anne ile bebek arasında kurulan ilk ilişkilerde duygusal yoğun bir alış-veriş yapılmakta, böylece duygu altyapımız oluşmaktadır. Biz dünyayı annemizin bize yüklediği duygularla tanımaktayız. Hatta annemiz eşittir dünya diyebiliriz. Bebek dünyasında sözcüklerin önemi yoktur, alınan mesajlar duygusal düzeyde algılanır. Dünyaya güvenli olarak bakan bebek, hayatın her alanında coşkulu ve meraklıdır. İtici gücünü kendi içinden alarak yoluna devam eder, bir başkasının onu iteklemesine gerek yoktur. Dünyaya güvensiz olarak bakan bebek ise sürekli tehdit hisseder. Bilmediği alanlara girmek istemez, içindeki merak duygusunu bastırarak güvenli ortamlarda hayatını geçirir. Girişkenlik, cesaret istediğinden ve risk içerdiğinden dolayı, maceraya atılmaz, ihtiyatlıdır, bu sebeple küçük bir alanda hayatını geçirir.

Somut bir örnekle bu konuyu biraz daha açalım. Biz insanları nitelerken belli sıfatlar kullanırız. Bu sıfatları da insanların dıştan gördüğümüz davranışlarına göre yaparız. Yani görülene/gördüğümüze göre hükmederiz. Örneğin; fazla konuşmayan, oyunlara katılmayan, genelde tek başına takılan, kalabalık ortamda rahat edemeyen insanlara içekapanık deriz. Bu insan niye içekapanık sorusuna da mizacı/ yaradılışı/ fıtratı böyle diye cevap veririz. Arka planda ne olduğuna pek de dikkat etmeyiz. Yani ne olmuştur da bu insan içekapanık olmuştur? Ya da tam tersinden bakarsak, niye bu insan dışa açık olmamıştır?

Davranışlar bizim görünen yüzümüzdür yani en dıştaki katmanımızdır. Biz insan olarak tek katmandan oluşmayız. İç içe geçmiş katmanlardan oluşuruz. Duygu, düşünce ve davranışlarımız bizi yönlendirir. Tekrar örneğimize dönelim. Bir çocuk yürümeye başladıktan sonra çevresinde keşfedilmeyi bekleyen koskoca bir dünya vardır. Yürümenin de verdiği motivasyonla etrafındaki her şeyi keşfetmeye çalışır. Yürüme aynı zamanda anneden ayrılabilmenin yani bir adım daha özerkliğe yaklaşabilmenin sembolüdür. Çocuk burada iki zıt duyguyu aynı anda yaşar, yani hem anneden ayrılarak dünyayı keşfetmek ister, hem de anneye bağlı olduğundan onunla olmak arzu eder, onsuzluk acı verir. Çocuklara dikkat ederseniz anneden biraz uzaklaştıklarında gözleri hemen annelerini arar, onu görünce rahatlarlar. Eğer anneyi göremezlerse hemen ağlamaya başlarlar, annenin sesi ve sinesi onları yatıştırır. Anneden uzaklaşan çocuk, geri dönüp anneye bakar ve ondan bir mesaj alır. Eğer mesaj “Aferin, hadi bakalım, devam et” gibi teşvik içeriyor ise cesaretle bir adım öteye giderek dünyayı keşif faaliyetine devam eder. Bu mesajı annenin yüz ifadelerinden, gözlerinden ve sesinin tınısından hisseder.  Eğer mesaj “Evladım dikkat et, aman uzağa gitme, düşersin, başına bir şey gelir” şeklinde tehdit içeriyor ise korkarak annenin yanı başından ayrılmak istemez. Bu döngü çocuğun hayatında yüzlerce kez tekrarlanacaktır ve sonuçta bizim içekapanık olarak gördüğümüz bir insan tipi ortaya çıkacaktır.

Görüldüğü gibi, içekapanık olarak gördüğümüz bir insanın arka planında, çocukluğunda annesiyle olan ilişkisinden kaynaklanan bir neden yatabilir. Dolayısıyla çocuğun kişilik temellerini atan ve onu yönlendirenin gerçekte anne-babası olduğunu görmekteyiz. Tabiî ki bu tek sebep ve değişmez bir döngü olarak da algılanmamalıdır. İnsan her yaşta değişebilir ve birçok farklı olaydan da etkilenebilir. Ama doğarken bize verilen boş defterin ilk yapraklarını dolduran anne-babamız bazen sonradan yazılacaklara da öncülük ederek, hayat hikâyesinin akışını etkileyebilirler.

Akla hemen şu soru geliyor, acaba öncü olarak seçtiğimiz insanlarda kişiliğimiz ne kadar etkili oluyor? Yani dış müdahale ve yönlendirme olmaksızın seçtiğimiz öncü şahsiyetlerden, bazılarını daha yakın bazılarını ise daha uzak hissediyoruz. Bazılarına kanımız daha çok kaynıyor, bazılarının yöntemleri ve hayat mücadeleleri daha çok hoşumuza gidiyor. Kimimiz bu mütefekkiri, kimimiz bir mücahidi, kimimiz bir muhlisi, kimimiz bir mucidi, kimimiz bir mürebbiyi ön plana çıkarıyoruz, kendimize öncü ediyoruz. Bu seçimlerimizle kişiliğimiz arasında bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişki paralel de olabilir, zıt da olabilir. Yani içe kapanık insan kendi gibi sessiz, sakin bir mütefekkiri kendine örnek alabilirken bunu tam tersi olmak istediği bir mücahidi de kendine örnek alabilir.

Gençler!

Ne olursa olsun, bu hayat defterinin sahibi sizsiniz. Her ne kadar başkalarının müdahaleleri olmuşsa da bu defterin sahibi olduğunuzdan, tüm sorumluluğu da size aittir. Kalemi tutan ve yazan siz olmaya bakın. Eğer hayat hikâyenizin yazarı siz olmazsanız, başrolde kendinize yer vermezseniz, başkasının yazdığı senaryoda figüran veya hikâyede okur olursunuz. Hayatınızı ahlarla, vahlarla, keşkelerle geçirir, her dönemde pişmanlıklarınızı yaşarsınız.

Seçim sizin; yazar mı olacaksınız, okur mu?

Dr. Muhammet Öztabak